Beklenen Mehdi!!

Harun Yahya veya Adnan Oktar: Beklenen Mehdi?

Edip Yüksel
www.yuksel.org
Çeviren: Gökhan Aycan

Aşağıdaki yazı genelde kişisel bir eleştiridir. Ancak kişisel eleştiri kişisel iddilarıyla karizması etrafında mürit toplayan birilerine yönelik bir tartışma ile ilgili ve doğru olduğundan ad hominem (mantık ve objektif gerçekler yerine bir şahsın duyguları ve kişisel duyarlılıklarına yönelmek) diye anılan mantıksal hatayı işlemiyorum.

Daha sonraları Harun Yahya mahlasını alan Adnan Oktar 1980’lerin ortalarında öğrencim idi. İlk tanıştığımızda ben ünlü bir Sünni yazar ve politik eylemciydim. O ise Kürt Molla Said Nursi’nin kitaplarından etkilenen adı duyulmamış muteassıp bir Sünni idi. O sıralar kitaplarım baskı üstüne baskı yapmasına ve yüzbinlerce okuyucum olmasına rağmen kendime ait özel bir grubum yoktu. O ünlü değildi fakat üniversite öğrencilerinden birkaç düzine müride sahipti. Yirmilerinin sonlarında, üniversiteyi bırakmış, Ortaköy’ün orta sınıf bir mahallesinde annesiyle birlikte yaşayan bir işşizdi. Siyah uzun bir sakalı, yumuşak bir ses tonu, güler bir yüzü, çocukça şakaları ama en önemlisi hayali görevi için güzel hesaplanmış bir planı vardı.

Adnan mistisizm ile bilimsel retoriği birleştirip seçkin sınıfın çocuklarına korkutmadan modern bir biçimde sunuyordu. Zarif ve şehirli bir Said Nursi idi. Sakalsız Said’in aksine şık ve bakımlı sakaldan hoşlanıyordu. (bıyıklarını kısaltıp saçlarını tıraş ederek Fransiskan keşişlerine benzeten dinadamlarinin sakalından çok Avrupali sanatçılaran sakal stilini benimsemişti). Bu büyüsel bir çözümdü. Kendisiyle öğrencileri arasındaki mesafeyi her zaman korurdu ve onlardan sadece 7-10 yıl büyük olmasına rağmen onlara baba gibi davranirdi. Genç öğrencilerinin başını okşar ve onları görev için çalışmaya teşvik ederdi. Onlar ise bu hoş ve korumaci ilgiden haz alırlardı. Üniversite öğrencilerini, özellikle de zengin ailelerin yakışıklı çocuklarını hedef almıştı. Birbirlerini dairenin içine çekmekteydiler.

1986’da askerlik görevimi Samsun’da yaparken Rashad Khalifa ile haberleşmeye başlamıştım. Birkaç ateşli mektuplaşmadan ve tarihsel bir öneme sahip kitabı Kuran, Hadis ve İslam’ı okuduktan sonra 1 Temmuz 1986’da dinimi sadece Allah’a özgülemeye karar verdim. Bu inancımı Adnan Oktar da dahil olmak üzere yakın arkadaşlarımla paylaştım. Yeniliğe açıktı. Periyodik olarak bana sorular sorar ve benden aldığı bilgileri müritlerine aktarırdı. Görüşmelerimizi müritlerinden gizli tutmaya çalışıyordu. O zaman bunun nedenini bilmiyordum ve pek de önemsemiyordum. Tarzımı çok cüretkar ve kültürümü fazla köylü bulduğunu düşünüyordum. Haklıydı. Politik ve dini konularda tartışırken karşımdakinin giyimi, zenginliği veya kişisel duygularını pek umursamazdım. Geçmişe baktığımda bu gizliliğin arkasındaki gerçek nedeni görüyorum: Varlığımın onun karizmasını tehlikeye atacağını ve izleyicileri üzerindeki etkisini azaltacağını düşünüyordu. Özel bir bilgi veya Tanrı’dan ilham aldığını düşünmelerini istiyordu. Arapça bilmemesine rağmen soru soramayan saf takipçilerini kandırabilecek ve çok şey bildiği izlenimini verebilecek kadar zekiydi. Beni görevi için muhtemel bir rakip olarak görmekteydi.

Daha sonra anladım ki mesaja olan ilgisi gerçeği bulmak için yapılan felsefi bir araştırmadan ziyade politik hırsından kaynaklanan pragmatik bir stratejiye dayanmaktaydı. Bu yöntemle, hadis ve sünnet öğretileriyle kutsanan orta çağ Arap kültürüne zıt modern hayat tarzı ve kültürüne sahip varlıklı ailelerin çocuklarını çekebileceğini düşünmüştü. Pahalı kıyafetler giyen yakışıklı çocukları grubuna katmayı kafasına takmıştı. Fakir insanlara ilgisizdi.

Niyetini ve beklenen MEHDİ olduğuna katılaşmış inancını öğrendikten sonra 1988 veya 1989 yılında kendisiyle olan ilişkimi kestim. Bu olaydan bir süre sonra Sünni köklerine ve pazarına geri döndü. Gerçek yüzünü ortaya çıkarabilmek için son görüşmelerimizin birini gizlice kaydettim. Fakat daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçtim. Davranışımın gizliliği beni rahatsız etmişti. Kaseti eski öğrencilerinden Mustafa Şahin ve eşi Yelda’ya verdim. Ancak göç etmeye zorlanmam ve Amerika’da yeni bir hayata başlamamdan sonra kasetin Mehmet Metiner yönetimindeki İslamcı bir dergi olan Girişime verildiğini öğrendim. Dergi, konuşmanın kaydını Sunni Müslümanları Adnan’ın Makyavelist politikası hakkında uyarmak için yayımladı. Konuşmada, bazı varlıklı İngiliz Müslümanlar üzerinde etkili olan Kıbrıslı Şeyh Nazım ile işbirliği halinde olmasından dolayı azarlıyordum Adnan’ı. İlişkisini Nazım’ın nüfuzunu kullanmaya dayandırarak özür diler bir tavırla haklı çıkarmaya çalıştı. Dürüstlüğün Müslüman olmanın gerekli bir özelliği olduğuna inancımdan dolayı onu böylesi taktikler konusunda uyardım. Bu konuşmanın yazıya dökülmüş halini www.19.org un Türkçe forumunun arşivinde veya http://www.kurannesli.org/bilgibankasi/yazi.asp?id=441 sayfasında bulabilirsiniz. Bu konuşmanın komik bir bölümü Adnan Oktar’ın yeni üye bulmak için kullandığı çocuksu taktikleri ortaya çıkarmaktadır. O bölümde onu varlıklıları seçtiği için eleştirmekteydim. (Yazıda Adnan Oktar ismi Adnan Hoca’nın kısaltması olan A.H. ile belirtilmiştir.):

A.H.- Mesela bir gömlek alıyoruz, beş misli fazla veriyoruz. Adam gömleği görünce peşimizden geliyor.

E.Y.- Yahu, anladım da böyle bir gömlek görüp de gelen bir insan, bir başka gömlek görünce kaçar.

A.H.- Kaçamıyor, kaçamıyor…

Normal olarak Adnan’ın benimle olan gizli ilişkisinin ve Sünni liderlere karşı ikiyüzlülüğünün ortaya çıkarılması onun da benim gibi saldırıya, tehditlere ve aforoza hedef olmasını gerektirirdi. Skandala rağmen şaşırtıcı bir şekilde Adnan Sünni pazarda yükselen bir yıldız olmaya devam etti. Bir zamanlar takipçilerine Mustafa Kemal Atatürk’ün beklenen DECCAL olduğu öğretmiş daha sonra ise politik nedenlerden dolayı onu büyük bir kahraman ilan etmişti. Şu anda ikili bir oyun içindedir: Türk oligarşisini yatıştırmak için Atatürk-perestliği kullanmakta ve Müslümanları sömürmek için dolaylı olarak Atatürk’ün deccal olduğu mesajını vermektedir. Günümüze kadar bu ikili oyunu gayet başarılı bir şekilde oynamıştır. Adnan defalarca çelişkili duruma düşmesine rağmen 1980 başlarından beri değişmeyen en önemli inancı Adnan Oktar’ın beklenen MEHDİ olduğudur.

Onu “sadece Kuran” mesajı doğrultusunda ikna etmeye çalıştığım zamanlarda Mehdi hakkındaki hadisler dışında hiçbir geleneksel Sünni öğretide ısrar etmemiş ve hatta hiç savunmamıştı. Bu konuda bir uzlaşmaya varma çabası ilginç ve komikti. Sadece Kuran görüşünü beklenen Mehdi inancı ile birlikte kabul etmesini onaylamami bekliyordu. Ona beklenen Mehdi ile ilgili hadislerin hadis uzmanlarının gevşek standartlarına göre bile uyduruk ve güvenilmez hadisler sınıfında olduğunu, bunların Emevi ve Abbasi sultanlarının çıkarları doğrultusunda uydurulduğunu anlatmaya çalıştım. Ona göre Mehdi (yani onun liderliği) en önemli konuydu. Masonlara ve Siyonistlera karşı yayınları, ün ve popülaritesini arttırmak ve sonunda da görevini dünyaya duyurmak için oluşturulmuş bir stratejiden başkası değildir. Tarikatının çalışma şekli, varlıklıları hedeflemesi ve onların kaynaklarını kullanması açısından Moon ve Scientology tarikatlarına benzemektedir.

Birbirimizle hapiste de karşılaştık. 3 Aralık 1986’da best-seller kitabım İlginç Sorular-1 de yer alan düşüncelerimle Türkiye’de teokratik bir devrimin gerçekleşmesini sağlamayı savunan çalışmam nedeniyle ikinci defa mahkum edilmiştim. Bu kitabı Sunni İslam’dan tektanrıcı islama geçmemden önce yazmış olmama rağmen aşırı devrimci ideolojimi yansıtmamaktaydı. Daha ziyade hafif ipuçları ve kinayeler bulunuyordu. Fakat bu kadarı bile devletin beni mahkum etmesi için yeterliydi. Ne de olsa (yaşadığım radikal dönüşümden habersizdiydiler) açık ve gizli politik eylemlere katılmamı engellemeye çalışıyorlardı.

Adnan ile cezaevi revirinde de karşılaştım. Oraya beni kitaplarımdan ve konferanslardan tanıyan bir doktor tarafından götürüldüm. Hüküm giymiş katiller ve hırsızlar ile dolu kalabalık koğuştan kurtarmak istemişti beni. Adnan da oradaydı ama çok farklı bir nedenden dolayı… Askerden kurtulmak için tıbbi rapor almaya çalışıyordu ve bu nedenle paranoid şizofren gibi davranıyordu. Bu bir ironiydi. Gerçekten de akıl sağlığı bozuktu; anılsamaları olan bir megalomanyak idi. Ne var ki başka bir hastalığı kurnazca taklit etmekteydi. Başarmıştı; askerlikten kurtuldu ve o günden beri akli kapasitesi yeterli olmadığından cezai sorumluluktan muaftır. Böylece cinsel taciz, dolandırıcılık, iftira, şantaj ve diğer suçlardan kurtulabilmektedir. Adnan Mehdi olarak bir mucize gerçekleştirmiş ise o da budur: Resmi olarak akıl hastasıdır ve teflon gibi cezadan muaftır.

Adnan akademik standartlara göre zayıf olmasına rağmen yetenekli bir insan kullanıcısı, sabırlı ve becerikli bir takım lideridir. Büyük bir misyon için seçilmiş bir lider imajını çeşitli etkin psikolojik yöntemler ve pazarlama numaraları kullanarak göstermeye çalışmaktadır. Yakında tüm dünyayı yöneteceğinden ve onun şanslı ve güçlü yardımcıları olacaklarından ona katılmaları saf ve genç öğrencilerin çıkarınadır. Tarikat ayrıca zengin ve nüfuz sahiplerinin çocukları için masonluk örgütü gibi kutsal bir kulüp sunmaktadır; ikinci el kızlar ise ek faydasıdır. Müritler bu avantajlara karşılık özgürlüklerini ve benliklerinin bir kısmını kaybederler. Nitekim, milyonlarca insanın bir tarikat veya dini organizasyona katılabilmek adına bu kıymetli haklarından ve değerlerinden vazgeçmeye hazır olduklarını bilmekteyiz. Verdiği zafer tarihlerinin bir kaç defa ertelenmesine rağmen, kim tüm dünyanın epeydir beklenen şanlı bir yöneticisinin sekreteri veya sözcüsü olmak istemez? Zafer 1999’da olmasa da 2005’te veya 2014’te gelecektir. Yehova Şahitleri dünyanın sonunu bir yüzyıl içinde birkaç kere ertelemişlerdir ve bildiğim Adnan onlardan daha az yetenekli değildir. Ölümünden sonra takipçileri Mehdi ordusununun şevkini dünyanın sonuna kadar götürmeye yetecek deneyimi kazanacaklar! Zengin, eğitimli ve sadık tarikat üyelerinden oluşan, kes ve yapıştırda, kırpma ve biçim vermede, çalıntı parçaları yapboz gibi bir araya getirmede uzman ve bunları kitleye liderin ismi altında cömertçe sunan bir kaç yüz kişilik bir ordu, evet böyle bir ordu güçlü bir kuvvettir. Fakat Mehdi’den sonra liderlik için kutsal bir kavgaya girme riski her zaman için var olan bir ordu.

Adnan’ın benimle olan ilişkisi Türk medyası, kitapları ve dergilerinde makale ve politik analizlerin konusu oldu (örneğin Ruşen Çakır’ın Ayet ve Slogan’ı), sıkça tekrarladığı dönüşleri Hürriyet, Milliyet, Radikal ve Sabah gibi gazetelerde belgelenmiştir. Birçok takipçisi hayal kırıklığıyla onu terkettiler fakat her seferinde Mehdi’nin yakın yardımcıları olarak dünyayı yönetmeye hazır saf gençleri kendi safına çekerek tarikatının kan kaybını karşılayacak yeni müritlerle tazelemeyi başardı. Eski takipçileri, mafyavari yöntemler dahil çeşitli yollarla korkutulmaya ve şantaja maruz kaldılar. Gizli operasyonları ve yanlış bilgilendirme kampanyalarıyla profesyonel bir haberalma örgütü gibi çalışmaktalar. İstediklerini şantaj, iftira ve hakaret yoluyla elde etme alışkanlığı başlarının bir kaç yıl önce üst düzey Türk politikacıları ile derde girmesine neden oldu. Daha önce de belirttiğim gibi, Adnan mucizesini gerçekleştirdi; akıl hastalığını belgeleyen tıbbi raporu sayesinde sadece askerlik hizmetinden değil ama aynı zamanda hakkında açılan davalardan da kurtuldu.

Adnan’ın ne fende ne de dinde resmi bir eğitimi yok ve kendi mahlasını taşıyan yazılı ve görsel malzemede ele alınan konuları derinlemesine anlayabilecek yetkinliğe de sahip değil. Bundan dolayıdır ki kendisini halk önünde uzmanlarla tartıştığını göremezsiniz. Bir tek tartışma programı onu Çıplak Krala çevirmeye yeterli olacaktır. Bu yazıyı kendisine karşı bir meydan okuma olarak dikkate alabilir: Onunla televizyonda canlı yayında her zaman tartışmaya asıl kimliğni kamuoyunda ifşa etmeğe hazırım.

Adnan aracılar kullanır ve herşeyden kendisine pay çıkarır. Tıbbi raporunu kullanır ve suçlamalardan kurtulur. Adnan Oktar’dan yani Tanrı’nın iki elçisi Harun ve Yahya’nın isimlerini sömüren bu adamdan öğrenilecek çok şey var! Genelde eğitimli ve zengin, ancak saf olan müritleri çoğunlukla batılı bilimadamları ve sanatçılardan çalıntı yazı ve videoları hazırlamak için gece gündüz çalışmaktalar. Sonunda ise işbirliği ile oluşturulmuş bu alıntı ve çalıntı eserlere Harun Yahya ismi yapıştırılmaktadır. Dolayısı ile Harun Yahya Adnan Oktar’ın kişisel gündemini artıran yapay bir markadır. Örneğin, 1990′ larda Harun Yahya ismiyle çıkan kitapların çoğu o zamanlar Cavit Yalçın mahlasını kullanan eski takipçisi Metin Kımıldar tarafından yazılmıştır. (Şimdi neredesin Cavit Yalçın?! Mahlasını Harun Yahya’nın web sayfaları için bir portal olarak mı kiraladın, yoksa o senden alındı mı?)

Mehdi (Mesih’in Sünni ve Şii kopyası) olduğuna kuvvetle inanan Adnan güçlü bir karizmaya, kolay aldanabilen sınırsız bir zengin insan havuzuna, ve müritlerinin aparıp derlediği çalışmalarıyla kolayca etkilenebilen milyardan fazla bireyden oluşan bir pazara sahiptir.

1990’lardan önce onu tanıyan biri olarak onun karmakarışık cinsel ilişkilere düşkünlük gösterebileceğine inanamamıştım. Ne de olsa o zamanlar dindar bir Sünni olarak kadınlarla olan ilişkilerinde son derece titizdi. Kadınlarla tokalaşmazdı bile. Ancak, Türkiye’de yayımnalan gazate haberleri ve eski müritlerinin itiraflarını bakılırsa zamanla evrim geçirdi ve değişti. Çevresindeki kadınlara cinsel tacizde bulunması ve ondan kaçanların açıklamalarıyla sık sık Türk medyasında yer almaktaydı. Kendisinden ayrılan eski müritlerin itiraflarına göre tarikatındaki bütün kadın üyelerle cinsel ilişki kurma hakkı olduğunu iddia etmektedir. Hatta bu kadınlar için bir de isim uydurmuş: MOTOR. Bildirdiklerine göre, kız arkadaşlarının ilk kez gizlenen mehdi tarafından tadılması erkek müritlerce bir iltifat olarak değerlendirilmektedir.

Yeni üyeler kazanmak ve markasını pazarlamak için seks, para, popüler semboller ve ünlü şahıslar kullanmaktadır. Fakat en önemli araç aldatmadır, ancak bu aldatmayı “erdemlice” yapmaktadır, yani iyi bir amaç için! Aldatma propagandasını, mezhepler tarafından suistimal edilen Kurandaki TAKİYYE kavramı ile haklı çıkarmaktadır (bu “kutsal ikiyüzlülük” Şii mezhebinin inanç sisteminin bir parçasıdır!). Adnan, Reşad�ın elçilik iddiasını ve Resul ile Nebi tanımları ile ilgili argümanını öğrendikten sonra elçi olduğunu varsaydı ve bu inancını yakın çevresiyle paylaştı. Daha sonraları, milyar-kafalık Müslüman pazarına ulaşabilmek için Mehdi olduğuna dair özgün iddiasına geri döndüğü anlaşılıyor. O pazarda milyonları kemiklerine kadar sömürebilirdi. (Fakat, Harun Yahya ismini seçmesi elçiliğine olan inancının bir belirtisidir. Neden? Bir ipucu: Kuran hakkındaki cehaletinden dolayı Harun’a kitap verilmediğini düşünmektedir; böylece ona göre Harun nebi değil elçidir!)

Ataları Ebu Hureyre ve türdeşleri tarafınca aldatılmış modern Müslümanların da bu tarikat lideri tarafından aldatıldığını görmek üzücü. Muhammed’e yakıştırılan hadis kitaplarının son derece rağbet görmesi gibi Adnan’a yakıştırılan derleme kitap ve videoların Müslüman kitapevlerinde rağbet görmesi de üzücü. Bu kitap ve videoların çoğu batıdan çalıntı, doğru ve yanlışın iç içe geçtiği derlemelerdir. Evrim teorisinin cahilce eleştirilmesinde olduğu gibi gerçek bilim sahte bilimle harmanlanıyor. Mehdi’ nin kimliği ve maceraları gibi uydurma hadisler ile Kuran’ ın mesajı karıştırılıyor.

Tarih boyunca hayalperest kişilerin saf insanlar arasında kazandığı popülariteye ve başarıya baktığımızda, bu adamın popülaritesi ve başarısı bir sürpriz değildir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: